Künye Bize Ulaşın Giriş Sayfam Yap Sık Kullanılanlara Ekle Arşiv - Arama
Kardeşlereli Derneği
SAKINCALI ESERLER FUTUHATI MEKKİYE-İBNİ ARABİ

SAKINCALI ESERLER FUTUHATI MEKKİYE-İBNİ ARABİ

08 Aralık 2011, 18:34Admin

İslam ın tevhid inancına "paralel bir din" olarak geliştirilen ve Budist, Maniheist, Hind-Iran mistik kültürü, Mailen Gnostik ve Neoplatonik felsefesi ve Yahudi ve Hristiyan mistik geleneklerinin sentezinden başka bir şey olmayan Tasavvufun bilgi kaynağı keşif, ilham ve rüyaya dayanır.

TASAVVUF TA "YAZDIRILMA" MOTİFİ  (Mehmet Durmuş)

Allahü teala şöyle buyurur:

Haberin olsun, halis din yalnızca Allah�ındır. O�dan başkalarını evliyalar edinerek �iz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah� yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz.�diyenlere gelince, Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez. 39 Zümer 3

İslam ın tevhid inancına "paralel bir din"  olarak geliştirilen ve Budist, Maniheist, Hind-Iran mistik kültürü, Mailen Gnostik ve Neoplatonik felsefesi ve Yahudi ve Hristiyan mistik geleneklerinin sentezinden  başka bir şey olmayan Tasavvufun bilgi kaynağı keşif, ilham ve rüyaya dayanır. Buradaki İlham kesinlikle, peygamberlere gelen vahiyden başka bir şey değildir! Ünlü mutasavvıfların hemen hemen hepsi kitaplarını/yazılarını kendilerinin yazmadıklarını, onlara yazdırıldığım, yukarıdan (Tanrı dan) aldıklarını iddia etmişlerdir.

Bu iddiada bulunurken her biri değişik ilham/vahiy tasvirleri yapmış olsalar da özde hep aynıdır: Kendileri sadece, onlara gelen vahyin mütercimidirler! Tanrı onlara doğrudan vahyetmiştir...

Böylece sûfiyye takımı "zahirî bilgi"yi mahkum ederler ve her türlü sözün (hususan Kur an ın) bir de batıni anlamının olduğunu, bunu ancak keşif ve keramet sahibi evliyanın bileceğini iddia ederler, işte Kur an ın mesajını tahrif etmenin en zalim bir aleti de bu "batıni bilgi" hezeyanı olmuştur.
Biz bu yazıda tasavvuf geleneğinin üç önemli simasının; Muhyiddin İbnül Arabî, Celaleddin Rûmî ve Said Nursi nin, bilgilerini, yani kitaplarını nereden aldıklarını, kendilerine nasıl yazdırıldığım kendi ifadelerine dayanarak ortaya koymaya çalışacağız. Bu üç isim, popülaritesi en fazla olup, tasavvufun iyi birer mümessilidirler. Bunların kanaatleri bütün sufiyenin ortak akîdesidir.

Amacımız, kendilerini İslam a nisbet eden İnsanların, aynı zamanda mensubu bulundukları tasavvufi zihniyetin din anlayışına dikkat edip Kur an vahyinin yanında mı, yoksa sufiyenin vahyinin yanında mı yer alacaklarını düşünmelerine vesile olabilmektir. En azından, Kur an vahyi ile tasavvuf dininin birbirlerinden tamamen ayrı ve başka başka şeyler olduğunu, düşünen herkesin anlaması gerekir.

1: Muhyiddin İbnül Arâbî

"Neoplatonist teozofinin tasavvufa yansıyan bir varyantından başka birşey" olmayan vahdet-i vücut teorisini metafizik bir sistem halinde geliştiren (bknz. A.Y. Ocak, 9) İbnül Arabî 1165 yılında Endülüs ün Mursia şehrinde doğmuştur. Gerçek adı Muhammed b. Ali b. Muhammed b. EI-Arabî dir. (A. Ateş, 533). Kendisi 8 yaşında iken ailesi İşbiliye kentine yerleşmiş, 1194 yılına kadar burada kalmıştır. 1194 Yılında Tunus a, geldiği, 1195 de Fas a geçtiği ve tecessüt eden (bedenlenen) Kur an ın{!) rehberliği ile manevî bir miracını burada gerçekleştirdiği(!) bildirilmektedir. (A.Ateş, 536). İbnül Arabi 1201 yılında Magrib şehirlerinden birinde bulunurken, Hızır ile Musa nın makamı(!) olan bir makama erişmiş, fakat bundan da bir yalnızlık ürküntüsü duymuştur. 1202 Yılında Kahire de Hızır ın hırkasını giymiştir! {A. Ateş, 536).

1202 Yılında Kudüs ten yürüyerek gittiği söylenen Mekke de hacca katılmış, burada iki sene kalmış ve meşhur Fütûhat-ı Mekkiye adındaki dört büyük ciltlik kitabını burada yazmaya başlamıştır. {A. Ateş, 537), O nun Konya da bulunduğu yıllarda Sadreddin KONEVİ ve Celaleddin RUMİ nin yaklaşık 12 yaşlarında iki çocuk oldukları tahmin edilmektedir. {M.N. Gencosman, VIII). Bir rivayete göre Sadreddin in üvey babasıdır. (A. Ateş, 539; Gencosman, VII). Ya hayatının sonlarına doğru Şam a yerleşmiş, (Ateş, 540) yahut da bir seferi sırasında Şam da 1240 yılında ölmüştür. Şam da belirsiz olan mezarını Yavuz Sultan Selim keşfettirmiş ve adına büyük bir türbe yaptırmıştır. (1518) (Ateş, 541).

Biyografisini kısaca özetlediğimiz İbnül Arabi nin hayatı oldukça hareketli ve ilginçtir. Hayatı esnasında yaşadığını iddia ettiği bazı hadiseler, ruhsal tecrübeler (!) ise hayatından daha karmaşık olup gelecekteki kişiliğini hazırlayan altyapılar niteliğindedir. Bizzat kendisinin yaşadığını iddia ettiği tecrübeler, kesinlikle normal beşerî ölçülerle izahı mümkün olmayan, hasta bir ruhsal kişiliğin iddia edebileceği sanrılardır. Yani biz onun ve benzerlerinin bu tür iddialarının kesinlikle bir halüsinasyon( ) olduğuna inanıyoruz.

Fütuhat-ı Mekkiye den nakledilen bilgiye göre 8 yaşında iken bir hastalık geçirmiş, hastalık esnasında (herhalde gördüğü bir kabus sonucu olsa gerektir) çirkin suratlı bazı kimselerin kendisine eziyet etmek istediklerini, iyi kişilerin ise ona yardım ettiğini görmüş. O iyi kişileri sorunca da, "Yasîn" suresi olduğunu söylemişler. (Ateş, 534, Futuhat dan naklen).

İbnül Arabi nin ilk mürşidleri de onun kimliği hakkında yeteri kadar aydınlatıcı kanaat edindiricidir diye düşünüyoruz. Onun ilk şeyhi ümmî olup, ama "bir çok kerametleri olan" Ebu Cafer adındaki bir kişidir. (Ateş, 537). Bir diğer şeyhi, Ebu Muhammed el-Bağî ise abdal dan sayılmakta ve daima dağlarda, sahillerde yaşamakta, şehirlere gelmemektedir. (Ateş, 535, Ruhul Kudüs den naklen).

Bu şeyhlerle yıllarını geçiren Ibnül Arabî  psişik rahatsızlığın o derecesine varmış olmalı ki, şeyhlerinden biri kendisini artık dirilerle değil, ölülerle yaşıyor olmakla suçlamış (yani şeyhi bile normal görememiş), o da bu şeyhini bir gün çağırarak hakiki dirilerin o Ölüler olduğunu şeyhine göstermiştir! (Ateş, 535, Fütuhattan naklen).

Tasavvufi haller denen psikolojik rahatsızlıklar o kadar ileri gitmiş olmalı ki, artık İbnül Arabî mesela Harun Reşid in oğlu Muhammed in ruhunun tecessüt ettiğini ve onunla konuştuğunu iddia etmektedir. (Ateş, 533, Futuhat dan naklen).

Tamamen mitolojik bir kişi olan, dünyanın hiç bir yerinde ve hiç bir akıllı insanla oturup konuşmamış, görüşmemiş (Musa (a.s) la hikayesi anlatılan zat Hızır la karıştırılmamalıdır), mesela aklından asla şüphe duymadığımız Hz. Muhammed le (s.a.v) görüşmemiş, tanışmamış olan Hızır dan hırka giyen (Ateş, 536, Fütuhat tan naklen); miraca çıkıp göklerde dolaşan ( Ateş, 536, Fütuhattan naklen); berzah alemindeki (?) kişilerle konuşan (Ateş, 538, Fütuhat tan naklen) İbnül Arabi nin aklî dengesi, ruhsal yapısı ve sağlığı, psikolojik durumu hakkında bizim yorum yapmamıza gerek bırakmayacak kadar önemli verilerdir.

İbnül Arabî Kitaplarını Nasıl Yazdı?
Bütün tasavvuf ekolünün çok tipik bir örneği olan İbnül Arabî "zahir ilmi"nin hiç bir işe yaramadığının(!) farkındadır. Mutlaka, halkın ne türlü bilgiye rağbet ettiğini çok iyi keşfetmiş biridir. Dolayısıyla İbnül Arabî, safsatalarını doğrudan doğruya Allah dan aldığını, daha doğrusu, "Peygamberler hangi kaynaktan alıyorlarsa o kaynaktan aldığını" iddia etmiştir. Allah ın sözlerini harfli ve harfsiz olarak işittiğini ve ilahi bir telkinle kendisine bildirilmemiş hiç bir bilgiyi yazmadığını ileri sürmüştür. (Ateş, 548, Fütuhattan naklen).

İbnül Arabî Mekke de bulunduğu yıllarda "Fütuhatül Mekkiyye Fî Ma rifeti l Esrari l Malikiyye vel-Mülkiyye" adını verdiği ve bütün tasavvufi düşüncelerini ihtiva eden kitabını yazmıştır. Daha doğrusu kendisine gelen vahiyleri yazma zahmetinde bulunmuştur. Kendince, Kur andan farkı bulunmayan bu kitapta aynen Kur an da olduğu gibi tutarlılık aranmaması gerektiğini söyler. Çünkü Kur anda da birbirleri ile alakalı olmayan sözler arasına, onlarla alakalı olmayan bir başka söz girebilmektedir! (Ateş, 543, Fütuhat tan naklen).

560 Baptan oluşan (dört cilt halinde basılmış olan) bu kitabını yazış gerekçesini şöyle izah ediyor:
Alem-i Hakikat te ve huzur-i celali de mükaşefe anında Hz. Peygamber i görmüş, bütün peygamberler O nun önünde sıralanmış duruyorlarmış. Etrafında ümmeti ve hizmet eden melekler varmış. Ebubekir sağında, Ömer solunda, elinde bir mühürle duruyormuş. Hz. Ali ise bu Peygambere yönelmiş duruyormuş. O esnada Hz. Peygamber Ibnül Arabi yi görmüş. O anla ilgili birtakım konuşmalar naklettikten sonra der ki, "o vakit bu hikmet ve hitabın azameti bana Cenabı Allah dan bir lütfi ilahî ve bağış olarak verildiğini hissettim." (Fütuhat, 1/1-2; Selahaddin Alpay, 11).

Kitabın bir başka yerinde (Fütuhat, 9) Kabe yi tavaf ederken ve oturup da Kabe yi murakabe ederken Allah ın kendisine açtığı fetihleri (vahiyleri) nedeniyle kitabına Fütuhat... adını verdiğini söyler.

İyi bir İbnül Arabi hayranı olan ve bazı kitaplarını tercüme etmiş olan Selahaddin ALPAY ın, "Fütuhat-ı Mekkiye" adıyla çevirip yayınladığı muhtasar kitabın önsözünde söyledikleri, tasavvufun nasıl müstakil bir inanç sistemi, hatta din olduğunu göstermesi bakımından ibretâmizdir. Doğal olarak şeyhine çeken bu zat diyor ki: "Bu kitabın tercümesine başlamadan evvel uzun uzun düşündüm, daha doğrusu cesaretim yoktu... Fakat Allah ın inayeti bana yetişti, rüyamda bu ulu zatın bana seslenerek, beni Anadolu çocuklarına ve halkına tanıt, ben onları severim, vaktiyle o diyarları ziyaret etmiştim. Mevlânâ gibi bir talebem vardır diye seslenmesi bana bu kitabı terceme etmeme sebep oldu..." (S.Alpay, s.6).

Görüldüğü gibi tasavvufta her şey rüya ile oluyor; rüya uzakları yakın ediyor; Ölüyle dirinin arasındaki farkı yok ediyor, zaman kavramı ortadan kalkıyor! İbnül Arabi nin peygamberden de ileri gittiği, onun muhiblerince de kabul edilmektedir.

İbnül Arabi nin, "Allah tarafından kendisine yazdırılan" bir başka kitabı da, "bütün düşüncelerinin hulasası olan en olgun eseri" sayılan (Ateş, 543) Füsüsül-hîkem adlı kitabıdır.

Füsus u 627 yılının Muharrem ayının son günlerinde Şam da iken "Rasulullah ı gördüğü gerçek bîr rüyada". Rasulullah ın elinde bir kitap bulunduğunu, kendisine hitaben, "bu, Füsusül Hikem kitabıdır, onu al ve insanlara duyur da onunla faydalansınlar" diyerek yazmakla görevlendirildiğini iddia eder. (Ibnül Arabî, Füsus, 47).

Bu görevlendirme karşısında Ibnül Arabî "işitmek ve itaat etmek gerekir" der ve "hiç bir ziyade ve noksanlık yapmadan niyetini gerçekleştirdiğini" söyler. (Füsus, 48; Gencosman, 1). İbnül Arabî Füsus u yazmada kendisinin sadece "mütercim" olduğunu ileri sürmektedir. (Füsus, 48). Yani o sadece aracıdır, Füsus aynen Kur an gibi bir vahiydir!

Her zaman olduğu gibi günümüzde de İbnül Arabi den çok İbnül Arabî ci kesilen bazı acar tasavvuf hermonetikcileri, onun bu safsata ve küfürlerini, Kur an ı, Allah inancını, peygamberlik kavramını tarumar eden ilhadlarım "yorumsayarak" tevil etmekte, kabule müsait hale getirmektedirler. Oysa iyi bir Ibnül Arabi meftunu olan ve kitaplarının mütercimi Ahmed Avni KONUK (ö. 1938)un izahı, İbnül Arabi nin bir başka türlü anlaşılmaya elverişli olmadığını, yorumsamaya gerek bulunmadığını pekâlâ kanıtlamaktadır.
A.A. Konuk, "bütün ilahî mertebeleri cami" (cem meratib-i ilahiyye yi câmî) dediği Hz. Peygamber in Vâris-i ekmel i" saydığı (A. Konuk, 98) efendisi İbnül Arabi nin Füsus unu şöyle tanımlıyor: "Serapa asl-ı hakiki den kulûb-i enbiya (as)a münzel plan maarif ve hikemin ilahiyye den ibaret ve ehli takyîd olan erbab-ı ukûl ün bilmediği ve idrak edemediği hakayık ile mâlâmâldir. "(Konuk, 1), Yani Füsus, Peygamberlere gelen vahyin aynısıdır ve fakat bu hakikatleri akıl erbabı bilemez, anlayamaz! İbnül Arabîci sarih arkasından, Bakara suresinin 216. ayetini, ancak Şeytanın razı olacağı bir amaç uğruna kullanarak, -haşa- Kur an ı da "akıl erbabı"nın bilemeyeceğini demeye getiriyor!

Oysa Bakara 216. ayette. Allah cihadı emrettiği halde ondan kaçmanın yollarını arayan iki yüzlüler tenkit edilmektedir.
Evet, söyleyene değil, söyletene bak sözünü boşa söylememişler! A. Konuk un, tasavvuf ehlinin saçmalıklarını "erbab-ı aklın" anlamayacağını belirtmesi gayet yerinde bir tesbittir! Akıllı İnsanlar yalnızca, akıllı sözleri anlarlar. Hiç bir mantık kuralına dayanmayan, aklı selimi tatmin etmeyen, sara nöbetlerinde sadır olmuş intibaını veren hezeyanlarla akıllı insanların  işi yoktur.

A.A. Konuk a göre Füsus kitabı doğrudan "Velayet-i hassa-i Muhammediye"den İbnül Arabi ye verilmiş, o da noksansız ve ziyadesi? bir şekilde tebliğ etmiş olduğu için, Füsus a itiraz doğrudan ve tamamen "hatem-i enbiya"ya itiraz etmek olur. (Konuk. 99).

Görüldüğü gibi bu kişilerin ne Allah inançları, ne peygamber, ne de vahiy inançları Kur an a uygundur; bunların akideleri tamamen kendi geliştirdikleri özel bir İnanç sistemine dayanmaktadır.

İbnül Arabî "et-Tedbîratu İlahiyye" adlı kitabının da ledünnî ilimlerden oluştuğunu; içine değil şüphe, tahmin bile karışmadığını iddia ederken (Ibnül Arabi, et-Tedbirat, 14) pek fazla yadırgamadığımızı, zira vahdet-i vücut felsefesi (panteizm) gereği kendisini Allah olarak gören, Allah la aynılaşan bir zihniyetin böyle inançlar taşımasının normal görülmesi gerektiğini belirtmek isteriz.

TASAVVUF EHLİNİN "ANLAŞILAMAZLIK" MİT İ

Tasavvuf erbabı, kendilerine yöneltilen bütün ciddi eleştirilere, "bizi anlamazsınız" zırhına bürünerek karşı koymuşlardır. Bizi, tasavvufçu olmayanlar anlamaz demek, iyi bir savunma mekanizmasıdır.

Füsusül Hikem mütercimi M. Nursi GENCOSMAN, İbnül Arabi yi red ve inkar edenlerin "rüsum uleması, fıkıh bilginleri" olduğunu, oysa bunların Ibnül Arabi yi anlayamayacaklarını ileri sürer. Zira onların farklı ıstılahları, ayrı lisanları varmış. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin tasavvuf bahsinde söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yokmuş! (Gencosman, X.).
A. Avni KONUK ise savunmasında aynı üslubu kullanır: "Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi istidatlarına kusur bulmalıdır." (A. Konuk, 95). Ona göre "akıllı adamlar" (erbabı ukûl) Ibnül Arabi yi anlayamazlar. (A. Konuk, 1).


Celaleddin Rumî, "biz Kur an ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık, postunu kufuryoklerin önüne attık" derken (Uludağ, 141), "bizi herkes anlamaz" psikozu ile savunma geliştirmiş oluyordu.

Said Nursi ye göre de Risaie-i Nur a itiraz edilemez (Sikke, 56) çünkü onlar Tanrısaldır. Hatta risalelere "Kutb-u Azam"dan itiraz gelse yine de dikkate alınmaz! (Kastamonu L. 145). Çünkü Kutb-u Azam{!) yanılabilir. (Kutb-u Azam meğer pek de cahilmiş!)

Şüphesiz C. Rumî de, İbnül Arabî de, S. Nursî de, tasavvuf epistemolojisi bağlamında gayet haklıdırlar. Bu iddialar tasavvufun temel âmentülerine gayet uygundur. Birileri, yazdığı şiirlerinin, risalelerinin, tevillerinin ALLAH tarafından kendisine vahyedildiğine, doğrudan Allah dan geldiğine inanmışsa, kendileri bu işde yalnızca mütercim rolünde iseler, bunlara itiraz edilemez olması doğal bir sonuçtur. Mütercimin bu işde bir kabahati olmayacağına göre, anlayamayanlar kendilerini kontrolden geçirmeleri gerekecektir!


Tasavvuf erbabının, "bunu ancak yaşayanlar anlar" tezleri tamamen bir manipülasyondur. Zira, eğer ki, bir sözü anlamak için mutlaka o sözün ait olduğu yaşam tarzını tecrübe etmek gerekli olsaydı, hiç bir müşrikin müslüman olmazdan evvel vahy i anlamamış ve de anlayamaz olması gerekirdi! Örneğin, Nemrud un, İbrahim i hiç anlamadan öldüğünü kabul etmemiz mantıken zorunlu olurdu; çünkü müslüman olmamıştı! Böyle kalın kafalı bir adamın nasıl kral olduğu; ama aynı zamanda bu kalın anlayışının, İbrahim (a.s.)ı ateşe attırmayı düşünecek kadar da nasıl inceldiği, makul bir izahı gerektiren paradoks olurdu. Halbuki bir müşrik, anladığı için müslüman olur, yahut da yine anladığı için müslüman olmaz!

En azından vahiy, ilkesel olarak "anlaşılır" özelliktedir. Ve anlaşılsın diye vahiy inzal edilir. Eğer vahiy anlaşılabiliyor da, İbnül Arabi nin, S. Nursi nin v.s. felsefeleri anlaşılmıyorsa bu durum, anlamayanlarla ilgili bir sorun olmaktan ziyade, ilgili felsefelerin doğasıyla alakalıdır. Kısacası, bu felsefeler bir çelişkiler yumağı, hurafeler bütünü ve herhangi bir realiteye dayanmayan, havaî söylemler olduğu için anlaşılmazdırlar.

Tasavvuf felsefesi, şeyhin lâyuhtî, lâ-yüs el mutlak otoritesine mutlak teslim olmayı merkeze alan mutlak kabul esasına, yani kula kulluk esasına dayandığı için, bu felsefeyi kabul edenler, anlıyor değiller, sadece körü körüne teslim oluyorlar. Yani, "bunları tasavvufcu olmayanlar anlamazlar" tezi, dayatmacılığın, mutlak mûtî "kullar" edinmenin bir biçimidir. Bu "anlaşılmazlık" dayatmasını yutanlar, perdelerini indirip, dışa kapanıyorlar, akıl ve iz an dışı söylemlerle akıllarını ipotek ettirip ruhsal dengelerini sarsıyorlar. Dolayısıyla tasavvuf akideleri anlamakla değil, dogmatik olarak teslim olmakla alakalıdırlar.

Bu bağlamda, "erbab-ı ukûl"ün, tasavvufu "anlamamaları" kadar normal bir şey olamaz. Ve dahi "anla-mamalıdırlar"...

Kendilerinden başka bütün insanları panteist felsefelerini anlamamakla suçlamak, tasavvuf ehlinin, sadece kendilerini akıllı, alemi kör sanmak gibi bir megalomani belirtisidir.

Kendilerini İslam a nisbet eden insanlar sadece Allah ın vahyi olan Kur an dan sorumludurlar. O nu anlamak ve O na göre yaşamak zorundadırlar. Kendilerini Allah a değil de, İbnul Arabi ye, C. Rumi ye veya S. Nursi ye nisbet edenler ise Allah ı veli olarak bulamayacaklardır. Hesap gününde hesabı görecek olan, bu şahıslardan biri değil, Allah ın kendisidir.

 DEĞERLENDİRME

Görüldüğü üzere, tasavvufta bilgilenmenin kaynağını rüya, keşif İlham, doğrudan Allah dan vahiy alma gibi temalar oluşturuyor. Söz konusu kavramların her biri geniş çaplı inceleme-araştırma alanları olup, bu makale sınırlarına sığmayacak çaptadırlar.

Bu incelemeyle şunu gördük ki, tasavvufta bilgiler, doğrudan gayb aleminden alınmaktadır. Bu da sonuçta Allah tarafından (vahy ile) bilgilendirilme anlamına gelmektedir. Ve mistik filozof ve şairler, gaibten aldıklarını iddia ettikleri bu bilgilerini doğrulayabilme, akli ölçütlerle izah etme, nedenini-niçinini açıklama gibi bir kaygıyı asla taşımıyorlar. Kendilerinin sadece mütercim olduklarını, bu bilgilerin onlara Allah tarafından verildiğini öne sürüyorlar.

Ortaya konan ürünler ise din adına sunulmakta ve bu ürünler dinin kaynağı olan Kur an la, onun pratiği olan sünnetle uyuşmamakta, hatta çatışmaktadır. Adeta, Kur an a alternatif yeni Kur an lar; dîne alternatif yeni dinler ve peygambere alternatif yeni peygamberler ortaya çıkmaktadır. Bunun İslâmî literatürdeki adı şirk ten başka bir şey değildir.

Tek tek insanların müşrik olanını, mü min olanını belirlemek gibi bir görevimiz yok. Fakat, şirk olan bütün düşünce, ideoloji ve zihniyetleri tanımak görevimizdir. Biz şu ilkeden asla taviz vermemek azmindeyiz: Hz. Muhammea aen sonra günümüze kadar ölmüş olan hiçbir İnsan Kur an ın fevkinde olamaz Müslümanların anlayışı Hz. Muhammedin (a.s.) tebliğ ettiği din anlayışından farklı olamaz. Her kim olursa olsun, ortaya koyduğu din anlayışı Kur an a uygun olmak zorundadır. Uygun değilse İslam çerçevesinde değerlendirilemez.
Rüyalarla, mitoslarla, "gaybdan geldi" gibi uyduruk referanslarla din anlayışı olamaz. Aksi takdirde, rüya gören sadece İbnül Arabî, C. Rumi, S. Nursî v.b. olmadığı için, yüzbinlerce hatta milyonlarca din ortaya çıkar. Dolayısıyla din adına söz söyleyen, iş yapan herkes, sözünü ve işini Kur an ın tanıdığı meşruiyyet zemini üzerinde söylemek ve yapmak zorundadır.
Tamamen idare-i maslahatcı bir anlayışla tasavvuf ehlinin hep hayra yorulduğu, en olmadık tevillerle aklandığı, onların da İslam ın bir başka boyutunu oluşturduğu şeklindeki yorumların kesinlikle ciddiye alınır bir tarafı yoktur. Zira, İslam ın bütün akidelerine tamamen ters akideler geliştiren bir öğretinin, "bir başka boyutla" v.s. alakası yoktur. Belki "bir başka dinle alakası vardır. Herkes hangi dinden olduğuna da iyice dikkat etmelidir.
 

MEHMET DURMUŞ                   

 KAYNAKÇA
- Ahmed Avni KONUK, Füsusül Hikem Tercüme ve Şerhi, Dergah Y. lst-1987.
- Ahmed Yaşar OCAK, Prof. Dr., islam. .Tasavvuf ve Tarikatlar, Türkiye Günlüğü Dergisi, s.45,1997.
- Ahmed ATEŞ, Muhyiddin Arabî, fslam Ans. (MEB), C.8.
- Celaleddin RUMl, Mesnevf, Abidin Paşa Tercüme ve Şerhi, lst-1324, (Arapça Dibace)
- Celaleddin RUMl, Mesnevi, Tahirul Mevlevi, Tercüme ve. Şerhi, Selam Y, lst-1963.
- Celaleddin RUMl, Mesnevi, M.E.G.S.B. Y. İsi-1988.
- Fuat KÖPRÜLÜ, Ord. Prof. Dr., Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, DlBY. Ank-1991.
- Muhyiddin Ibnül ARABİ, Fütûhatül Mekkiyye, bşk. yeri ve trh. yok (4 C)
- Muhyiddin Ibnül ARASI, Fütuhat-ı MeKklye, Tere. Selahaddin ALPAY, Şada Y. lst-1971.
- Muhyiddin Ibnül ARABl, Füsusül Hikem, vet-Tahkîkatu, Ebul Ala el-Afifî, Beyrut, bşk. t. yok.
- Muhyiddin-I Arabi, Füsusül Hikem, Tere. M. Nuri GENCOSMAN, 5. bşk. İst-1981.
- Muhiyiddln Ibnül Arabi, Tasavvuf Yolu, et-Tedbiratül llahlyye, Tere. Selahaddin ALPAY, lst-1973.
- Necmeddin SAHlNER, Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursî, 2. bşk. Yeni Asya Y. Isl. 1974.
- K RİTTER, Celaleddin Rumî, islam Ans. (MEB), 3, C.
- Said NURSl, Tarihçe-i Hayat, Hayatı-Mesleki-Tercüme-i Hali-SözlerY. ist-1991.
- Said NURSl, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sinan Matbaası-1960.
- Said NURSl, Kastamonu Lahikası, Sözler Y. lst-1993.
- Said NURSl, Emirdağ Lahikası, SÖ2ler Y. lst-1993 (İki cilt bir arada)
- Sultan VELED, Maarif, MEB Y- İst-1993.
- Süleyman ULUDAĞ, islam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Y. lst-1979.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

KİTAP

"Suriye'de Muhalif Olmak"

"Suriye'de Muhalif Olmak" adlı kitabın yazarı Gümüşlüoğlu: "Muhaliflerin kişisel hikayeleri, muhalefeti olduğu ...

"Teslimiyetçilik Kader Değildir" çıktı

Atasoy Müftüoğlu'nunyeni eseri Hece Yayınları'ndan çıktı.

YAZARLAR

529 Müslüman Kardeş21 Nisan 2014

Küre Medya

Unutmadık Unutmayacağız

Selam Olsun

Kur'an'a Davet Platformu

haber 
                   Ana Sayfa

Bir Ayet


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Sen onların dinlerine uymadıkça,
Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir.
 De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur.
" Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan,
 senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
(Bakara Suresi, 120)